Bir toplumun kendi kendine anlattığı, herkesin bildiği, herkesin aynı anda izlediği hikâyeler vardır. Kim iyi bir insandır, aile nedir, adalet neye benzer, yabancı kimdir — bütün bunları açıkça değil, hikâye anlatarak öğreniriz. Sinema ve edebiyat eleştirmenleri buna zaman zaman “ortak hikâye” ya da consensus narrative der: bir toplumun geniş kesimlerinin paylaştığı, ortak bir değerler zemini kuran anlatı.

Sinemanın ortak hikâye çağı

Yaklaşık 1930’lardan 1950’lere kadar Amerika’da bu işi sinema yaptı. Haftada milyonlarca insan salona giriyordu ve stüdyoların ürettiği filmler bütün sınıflara aynı anda hitap ediyordu. Tür sineması bu işin motoruydu: western Amerika’nın kuruluş efsanesini anlatıyor, gangster filmi kentin karanlık yüzünü, müzikal ise buhran sonrası iyimserliği taşıyordu.

Frank Capra’nın It’s a Wonderful Life‘ı (1946) bu işlevin en berrak örneklerinden biri. Küçük kasaba, komşuluk dayanışması, başarısız görünen bir hayatın aslında değerli oluşu — savaştan yeni çıkmış bir toplumun kendine anlatmak istediği tam da buydu.

Devir teslim: televizyon

1950’lerde televizyon evlere girdiğinde denklem değişti. Salon bileti gerektirmeyen, her akşam aynı saatte milyonlarca haneye aynı anda ulaşan bir mecra vardı artık. Sinema seyirci kaybettikçe strateji değiştirdi: geniş perde, renk, görkemli tarih filmleri, sonra da televizyonun gösteremeyeceği konular. Herkese aynı anda seslenme görevini ise sessizce televizyona bıraktı.

Bu devir teslimin belki de en şiirsel kanıtı yine It’s a Wonderful Life. Film gösterime girdiğinde gişede beklenen ilgiyi görmedi. Bugünkü efsanevi konumunu, 1970’lerde telif korumasının yenilenmemesi sayesinde yılbaşı dönemlerinde televizyonlarda durmadan yayınlanmasına borçlu. Yani bir sinema filmi, ortak hikâye statüsünü sinemada değil televizyonda kazandı.

Peki bugün kim anlatıyor?

Televizyonun tekeli de sürmedi. Kablo yayıncılığı, ardından akış platformları ve nihayet algoritmik öneri sistemleri seyirciyi giderek daha ince dilimlere ayırdı. Bugün iki kişinin aynı akşam aynı şeyi izlemesi bir rastlantı. Her birimizin ayrı bir akışı, ayrı bir zevk profili, ayrı bir “herkesin konuştuğu dizi”si var.

Bunun bir kazancı var: ortak hikâye hiçbir zaman gerçekten “herkesin” hikâyesi değildi. Stüdyo çağının uzlaşması pek çok kesimi dışarıda bırakıyor, kimi zaman açıkça dışlayıcı tabloya imza atıyordu. Parçalanma, daha önce anlatılmayan hikâyelere yer açtı. Ama bir kaybı da var: ortak bir referans olmadan tartışmak zorlaşıyor.

Sizce bugün hepimizin bildiği bir hikâye kaldı mı — yoksa herkesin kendi akışında ayrı bir dünyada yaşaması artık normal mi?

Bunlar da ilgini çekebilir


Yeni yazılardan haberdar ol

Yorum bırakın