Birinci Dünya Savaşı’nda bir Alman kampında tutsak Fransız subayları izleriz; ama Jean Renoir’ın Grand Illusion (1937) filminde tek bir muharebe sahnesi bile yoktur. Renoir savaşı değil, savaşın parçaladığı ve bazen tuhaf biçimde birleştirdiği insanları anlatır. Sonuç, sinemadaki en zarif toplumsal gözlemlerden biridir.
Sınır Millet mi, Sınıf mı?
Filmin kalbinde şaşırtıcı bir yakınlık vardır: Fransız aristokrat de Boëldieu ile Alman kamp komutanı von Rauffenstein, düşman olmalarına rağmen aynı sönen dünyanın — soylu sınıfın — iki temsilcisidir. Buna karşılık işçi kökenli Maréchal ile varlıklı Yahudi Rosenthal, farklı dünyalardan gelseler de tutsaklıkta gerçek bir dayanışma kurar. Renoir, insanları bölen çizgilerin çoğu zaman milliyet değil sınıf olduğunu usulca ima eder.
Kaybolan Bir Dünyanın Ağıdı
Film, iki savaş arası Avrupa’da yazıldı ve aristokrasinin sonuna dair melankolik bir bilinç taşır. de Boëldieu ve von Rauffenstein’ın eldivenli inceliği, artık geri gelmeyecek bir düzenin son nefesidir. Renoir’ın dehası, bu çöküşü ne yüceltir ne de aşağılar; sadece şefkatle kaydeder.
Bir Hümanistin Sineması
Renoir’ın akışkan kamerası ve derin odağı, karakterleri hiç vurgulamadan aynı kadrajda eşitler. Orson Welles, dünyayı terk etmek zorunda kalsa “gemiye alacağı” filmlerden biri olarak bu başyapıtı gösterirdi. Naziler filmi tehlikeli buldu: Goebbels onu “Sinematografik Düşman No. 1” ilan etti. Grand Illusion, aynı zamanda En İyi Film Oscar’ına aday gösterilen ilk yabancı dildeki filmdi — sinema tarihinde bir ilk. Aynı yılların Fransız sinemasını anlamak için şiirsel gerçekçilik yazımıza göz atabilirsiniz.
Bugün milliyetçiliğin yükseldiği bir dünyada, Renoir’ın “bizi asıl bölen şey sınırlar değil” önermesi size ne kadar gerçekçi geliyor? Grand Illusion‘ı bir savaş filmi mi, yoksa bir sınıf filmi mi sayarsınız?

Yorum bırakın