Buster Keaton hiç gülümsemez. Yüzü, çevresindeki dünya paramparça olurken bile taş gibi sabit kalır — bu yüzden ona ‘Taş Yüz’ derler. 1926 yapımı The General, onun bu soğukkanlı komedisinin ve akıl almaz fiziksel cesaretinin belki de en olgun örneğidir.
Bir Lokomotifin Peşinde
Film, Amerikan İç Savaşı sırasında geçer. Güneyli makinist Johnny Gray’in iki büyük aşkı vardır: nişanlısı ve ‘The General’ adlı lokomotifi. Kuzeyli casuslar treni — ve içindeki sevgilisini — kaçırınca, Johnny tek başına peşlerine düşer. Keaton neredeyse tüm filmi gerçek bir trenin üzerinde, gerçek tehlikelerle çekmiştir; dijital efektlerden yoksun bir çağda bu, nefes kesici bir risktir.
Kahkahanın Altındaki Zanaat
Keaton’ın komedisi tesadüfi değildir; matematiksel bir kesinlikle kurulur. Her düşüş, her kaçış bir mühendis titizliğiyle tasarlanmıştır. Onun mizahı bedenin fizik yasalarıyla kurduğu inatçı bir mücadeledir. Çağdaşı Charlie Chaplin duyguya ve toplumsal eleştiriye yaslanırken, Keaton mekaniğe, mekâna ve hareketin saf geometrisine yaslanır.
Makine Çağının Küçük İnsanı
The General’ın sosyolojik çekirdeği tam da buradadır: dev bir makinenin — hem lokomotifin hem de savaşın — karşısında duran küçük, çaresiz ama pes etmeyen bir insan. 1920’lerin Amerika’sı hızla sanayileşiyor, makine gündelik hayatı yeniden şekillendiriyordu. Keaton’ın kahramanı, bu devasa sistemlerin içinde ayakta kalmaya çalışan sıradan insanın simgesidir.
Sessiz sinemanın bu fiziksel dâhisi, sesli çağın gürültüsünde bir süre unutuldu. Sizce Keaton’ın soğukkanlı mizahı bugünün seyircisine hâlâ dokunuyor mu?

Yorum bırakın