Bir yönetmeni tanımlamak için genellikle ona özgü bir görsel imza ararız: Hitchcock’un gerilim yapısı, Godard’ın atlamalı kesmeleri, Ford’un ufuk panoramaları. Howard Hawks’un imzası ise ilk bakışta yokmuş gibi görünür; bu yüzden onlarca yıl boyunca göz ardı edilmiştir. Ama tam da bu görünmezlik, onun sanatının en büyük kanıtıdır. Hawks, seyirciye kamerayı hiçbir zaman fark ettirmeden hikâyenin içine çeker; bu ustalığı tür sınırlarını aşarak her türde tekrarlar.
Red River ve Rio Bravo: Profesyonellik Ahlakı
Hawks’un western filmlerinde tekrar eden bir tema vardır: işini iyi yapmanın ahlaki değeri. Red River‘da (1948) John Wayne’in canlandırdığı Tom Dunson, zalim ve hatalıdır; ama sürüyü yönetme konusundaki kararlılığı tartışılmazdır. Rio Bravo‘da (1959) şerif John T. Chance, imkânsız koşullarda görevi yerine getirmeye çalışır. Hawks için kahramanlık büyük jestlerde değil, işini eksiksiz yapmakta gizlidir.
David Thorburn’ün auteur kuramı üzerine derslerinde vurguladığı gibi, bir yönetmenin imzası çoğunlukla tekrar eden tematik saplantılarda yatar. Hawks için bu saplantı, profesyonel kodun insan ilişkilerini nasıl şekillendirdiğidir. Hangi türde çalışırsa çalışsın bu tema yüzeye çıkar.
Screwball Komedi ve Hawksian Woman
Bringing Up Baby (1938) ve His Girl Friday (1940), Hawks’un komedi yeteneğini sergiler; ama daha önemlisi, onun kadın karakterlere yaklaşımını ortaya koyar. “Hawksian Woman” olarak adlandırılan bu figür, erkek egemen dünyada kendi zekâsıyla eşit koşulda rekabet eden, istediğini söyleyen ve kendi kurallarını belirleyen bir karakterdir. Rosalind Russell’ın His Girl Friday‘deki Hildy Johnson’ı, hem sahanın en iyi gazetecisi hem de kendi kaçış planını yürüten biri olarak, repliklerini karşısındakinin sözü bitmeden üst üste bindirerek konuşur.
Bu karakterlerin gücü, dönemin pek çok filmindeki kadın temsiliyle kıyaslandığında çarpıcıdır. Hawks, kadın özerkliğini savunan bir yönetmen değildi belki; ama kuvvetli kadın karakterleri gerçek anlamda eğlenceli, zeki ve çekici kılma konusunda rakipsizdi.
The Big Sleep: Ahlaki Belirsizlik
The Big Sleep (1946), Hawks’un kara film alanındaki en karmaşık yapıtıdır. Olay örgüsü o kadar katmanlıdır ki çekimler sırasında cinayetlerden birinin failinin kim olduğu senaryo ekibinde bile netleşemedi. Ama bu belirsizlik bir kusur değil, bilinçli bir estetik tercihtir: Hawks’un ilgilendiği şey olay örgüsünün çözülmesi değil, Humphrey Bogart ile Lauren Bacall arasındaki gerilim ve güç oyunudur. Hikâye anlaşılmak için değil, hissedilmek için kurgulanmıştır.
Bu yaklaşım, Hawks’u Hollywood’un kurgusal tutarlılık baskısından bağımsız kılar. O dönemde olay örgüsünü bu kadar rahat feda edebilmek, yönetmenin stüdyo sistemi içindeki özgüveninin göstergesidir.
Görünmezlik Bir Estetik Tercihtir
Hawks’un sinema tarihindeki yeri uzun süre tartışmalı kalmıştır. Cahiers du Cinéma çevresinin onu keşfetmesi ve özellikle Jean-Luc Godard‘ın onu neredeyse kutsallaştırması, Hawks’u yeniden değerlendirme gündemine sokmuştur. Ama bu keşfin gecikmesi tesadüf değildir: Hawks’un tarzı o kadar akışkandır ki dikkat çekmez. İzleyici filmden çıkıp yönetmeni değil, hikâyeyi ve karakterleri hatırlar.
Bu görünmezlik, Hawks’un en büyük başarısıdır. Sormaya değer soru şudur: Bir yönetmenin kendi izini silmesi, üslupsuzluk mudur yoksa ulaşılabilecek en ince üslup mu? Ve sinemada görünmezliği seçmek, bir tür öz-feda olarak mı değerlendirilmelidir?

Yorum bırakın