Cannes ve Toronto sinema çevrelerinin gözde etkinlikleri olarak öncü ve yaratıcı seslere kapı aralıyor; BAFTA ödülleri ise farklı bir konumda durur: ödül mevsiminin ortasında, Oscar töreninin hemen öncesinde, geniş izleyici kitlelerinin dikkatini çeken bir tören. Peki bu konum BAFTA’ya bağımsız bir ses mi verir, yoksa onu yalnızca bir Oscar ön göstergesine mi dönüştürür?

1947: Bağımsızlık İddiasıyla Kurulan Bir Ödül

Kurum 1947’de British Film Academy adıyla, İngiliz sinemasını Hollywood’dan bağımsız bir gelenek olarak savunmak amacıyla kuruldu; bugün bildiğimiz BAFTA adını ise 1976’da aldı. İlk ödül törenleri uluslararası sinemaya da açıktı; Fransız, İtalyan ve diğer Avrupa yapımları zaman zaman ön plana çıkıyordu. Bu dönemde BAFTA, İngiliz sinema geleneğini dünya sinemasının bağlamında değerlendiren eleştirel bir kurum olma iddiasındaydı.

David Thorburn’ün dönemin sinemasını analiz ettiği çerçeveden bakıldığında, BAFTA’nın kuruluş fikri anlamlıdır: sinema, toplumun ifadesidir ve her toplumun kendi sinemasını değerlendirme kapasitesine sahip olması gerekir. Auteur kuramının kendi sanatçılarını ön plana çıkarma isteğiyle de örtüşen bu yaklaşım, BAFTA’nın ilk yıllarını şekillendirmiştir.

Lawrence of Arabia, Gandhi, The King’s Speech: Oscar Örtüşmesi

1962’de Lawrence of Arabia, 1982’de Gandhi ve 2010’da The King’s Speech, hem BAFTA’dan hem Oscar’dan en iyi film ödülünü aldı. Bu örtüşme, BAFTA’nın zaman zaman bir Oscar tahmin aracı olarak okunmasına yol açmıştır. Özellikle törenin 2001’den itibaren Oscar’ın önüne çekilmesi, bu algıyı güçlendirdi. Yine de iki ödül her yıl aynı filmde buluşmaz; ayrıştıkları yıllar örtüştükleri yıllar kadar öğreticidir.

Asıl soru şu: Bu örtüşme beğeni benzerliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa adayı belirleyen kampanya ekonomisinden mi? Ödül mevsiminde stüdyolar hem Oscar hem BAFTA için büyük ölçüde aynı kampanya stratejisini uyguluyor. Bu açıdan bakıldığında örtüşme, beğenilerin yakınlığından değil, pazarlama düzeninin yapısal bir çıktısı olabilir.

2020 Çeşitlilik Krizi: Kimlik Sorusu Açığa Çıkıyor

2020 töreninde oyunculuk dallarındaki tüm adayların beyaz oyunculardan oluşması, BAFTA’nın en büyük kimlik krizini tetikledi. #BAFTAsSoWhite etiketi kısa sürede yayıldı ve ödülün çeşitlilik sorunu kamuoyunun gündemine taşındı. BAFTA yönetimi, üyelik yapısını ve adaylık süreçlerini kökten gözden geçireceğini açıkladı.

Bu kriz, ödül kurumlarının hangi sinema anlayışını temsil ettiği sorusunu bir kez daha ön plana taşıdı. Ödül kurumları mevcut güç yapılarını onaylar mı, yoksa onlara meydan mı okur? BAFTA’nın 2020 sonrası reformu, bu soruya bir yanıt arayışıdır.

Bugün BAFTA: Tahmin Aracı mı, Bağımsız Ses mi?

Bugün BAFTA ödülleri, sinema medyasında çoğunlukla iki rolüyle anılır: Oscar tahmincisi ve İngiliz sinemasının sesi. Bu iki rol birbiriyle çelişir. Oscar tahmincisi olmak, Hollywood’un beğeni yargılarını doğrulamak demektir; İngiliz sinemasının sesi olmak ise o yargılardan bağımsız bir perspektif sunmak demektir.

BAFTA her yıl bu iki kimlik arasında gidip gelir. Bazen farklı bir ödül verir ve dünyanın dikkatini yeni bir sese çeker; bazen Oscar’dan önce aynı filmi onaylayarak kampanya takviminin bir parçası olur. Hangisi olacağı, ödül mevsiminin dinamiklerine göre değişir.

Sorulacak gerçek soru “BAFTA Oscar’a kılavuzluk eder mi?” değil. Gerçek soru şu: Bir ödül töreni, aynı anda hem yerel bir sinema geleneğini temsil edip hem de uluslararası endüstriyle bütünleşebilir mi? Bu soru BAFTA’ya özgü değil; tüm ödül kurumlarının paylaştığı bir gerilimdir.

Bunlar da ilgini çekebilir


Yeni yazılardan haberdar ol

Yorum bırakın